Renk Teorileri

1857 yılına kadar Tekstil Endüstrisinde doğal boyarmaddeler kullanılıyordu. Bu tarihte Perkin tarafından mauveine boyarmaddesi sentetik olarak elde edildi. Bu sentezle birlikte boyarmaddelerin konstitüsyonları hakkında araştırmalar yapılmaya başlandı. Aynı yıllarda fizik bilginleri de ışığın yapısı, absorpsiyon, yansıma gibi özellikleri ile ilgileniyorlardı. Her iki alandaki araştırmalar bugün de devam etmekte ve araştırmaların temelini renk ve konstitüsyon arasındaki ilişki oluşturmaktadır.

Renk ve yapı arasındaki ilişkilerde ileri sürülen birçok teori, önceleri birbirine zıt fikirlerde meydana gelmekteydi. Ancak, günümüzde organik kimyanın teorik gelişimi yanında, fiziksel yöntemlerin organik bileşiklere uygulanması ve kuantum mekaniği yardımıyla bu konu açıklanabilecek duruma gelmiştir.

1868 yılında Graebe ve Liebermann organik bileşiklerin renkli olmasının doymamış karakterde olmaları ile ilişkili olduğunu farketmişler. Yapılan denemelerde, renkli organik bileşiklere hidrojen katıldığında renk kayboluyor, aynı bileşiklerden hidrojen çıkarıldığında renk tekrar ortaya çıkıyordu. Bu denemenin sonucu olarak ileri sürülen, rengin moleküldeki doymamışlıktan kaynaklandığı tezi renkliliğin temel şartları arasında sayılmaktadır.

Bunu izleyen çalışmaların biri de, 1876’da Witt tarafından ortaya atılan kromofor gruplar teorisidir. Witt’e göre bir bileşiğin renkliliği, molekülünde doymamış karaktede – N = O nitrozo veya nitro, > C= 0 karbonil, – N = N – azo gibi gruplar ile zayıf asidik veya bazik karaktede – NH2 amino, – OH hidroksil gibi grupların bulunması ve bunların karşılıklı etkileşiminden ileri gelmekteydi.

Doymamış karaktedeki gruplara, renk verici anlamına gelen “kromofor”, diğerine ise renk arttırıcı anlamına gelen “oksokrom”, bu grupları taşıyan bileşiklere de “kromojen” adını vermiştir.